Sözlüklerde veya gastronomi rehberlerinde ararsanız bulamazsınız; fakat balık tezgahlarında ve balıkçı lokallerinde adı sıklıkla fısıldanır: “Çöp Palamut”.
Aslında “Çöp Palamut” biyolojik bir tür değildir; insan hırsının, ekolojik körlüğün ve zamansız avcılığın denize taktığı üzücü bir lakaptır. Deniz kültürümüzde palamut, 30-40 santimetre bandına eriştiğinde, yani Karadeniz’in serin sularında yağlanıp beslendiğinde gerçek lezzetine ulaşır. Ancak henüz büyüme aşamasında, deniz suyu tam soğumadan ve yeterli besine ulaşamadan ağlara takılan palamut; yağsız, kuru ve ne yazık ki saman gibi tatsız olur.
Miktarı çok olmasına rağmen yendiğinde lezzet vermez, tüketici rağbet göstermez. Ne pazarda alıcı bulur ne dondurucuda yer… Sonunda elde kalır ve tonlarcası doğrudan çöpe gider.
İKLİM KRİZİ DENİZLERİ ISITIYOR, SEZON TAKVİMİ ŞAŞIYOR
İklim krizinin denizlerimizi nasıl kavurduğunu, su sıcaklıklarının mevsim normallerinin çok üzerinde seyrettiğini artık bilmeyen yok. Balıkçılar da bu ekolojik değişimin gayet farkında. Normal şartlarda palamudun yağlanması ve ideal boya ulaşması için Ekim ayının serinliklerini beklemek gerekir. Ancak endüstriyel balıkçılık hırsı ekolojik takvimi dinlemiyor.
1 Eylül’de av yasağı biter bitmez “Denizde ne varsa alalım” mantığıyla gırgırlar, troller denize açıldı. Büyümeye, gelişmeye ve deniz ekosistemine katkı sağlamaya fırsat bulamayan balıklar hızla avlandı.
Boyutları yasal sınırların kıl payı üzerinde olan ama besin değeri sıfırlanmış bu balıklar tezgahları doldurdu. Tüketici tatsız balığı almak istemedi; balıkçılar ise nadiren denk gelen 30-40 santimetrelik kaliteli palamutları ucuza satmaya yanaşmadı. Sonuç? Tonlarca deniz emeği ve canlı kaynağı şoklanmaya bile değmeyerek heba edildi.
BALIK VAR AMA KAZANAN YOK: TEZGAH İLE TEKNE ARASINDAKİ UÇURUM
2026-2027 av sezonunun başlamasıyla birlikte denizlerde gözlenen palamut bolluğu ilk günlerde yüzleri güldürse de, piyasada yaşanan derin fiyat dengesizliği bu sevinci kısa sürede gölgeledi [cite: Denizlerde 1 Eylül’de av yasağı sona ermesinin ardından denize açılan tekneler kasa kasa palamutlarla limana dönerken, bol avlanan palamut için avına bir süre ara verilmesi isteniyor., 2026-2027 av sezonunun başlamasıyla birlikte balıkçılar denize açılırken, sezonun ilk günlerinde balık miktarının iyi olması yüzleri güldürdü., Ancak balıkçıların piyasada yaşanan fiyat dengesizliği yüzünden bu durum sezon sevincinin önüne geçti.]. Tekneden çıkan balık ile vatandaşın sofrasına ulaşan balık arasındaki fiyat farkı, denizdeki felaketin ekonomik boyutunu gözler önüne seriyor.
Doğu Karadeniz Su Ürünleri Kooperatifleri Bölge Birliği Başkanı Ahmet Mutlu, denizdeki bu acı tabloyu ve ekonomik tıkanıklığı şu sözlerle özetliyor:
“2026-2027 av sezonu başladı. İbareler gerçekten çok iyi idi. Bu sene bizde bir hayal kırıklığı var. Balık var, her şey var fakat piyasada o kadar büyük bir dengesizlik var ki bundan kesinlikle ne büyük balıkçı ne de küçük balıkçı bir kuruş kazanır. Balık 30-40 TL gibi rakamlarla bu işi tatmin etmez. Vatandaşa yansıyan yönü ise 100-125 TL. Ben 30 TL’ye balık veriyorum, ikinci el kasayı 15 TL’ye alıyorum. Küçük balıkçı adına konuşuyorum; kaç tane balık tutacak ki kurtarsın? Zaten büyük bir sıkıntımız var. Soğuk zincir olayımız var. Muhafaza etme imkânımız yok. Tuttuğumuzu satamıyoruz, muhafaza edemiyoruz.”
Aradaki fahiş farka isyan eden Mutlu, “Bir kiloluk balık 30 TL, vatandaş yiyor 125 TL’ye. Aradaki uçurum da farklı. Kim kazanıyor? Balıkçı kazanmadı; kim kazanıyor? Vatandaş istediği gibi yiyebiliyor mu? Yok” diyerek ne avlayanın ne de tüketenin bu sistemden fayda sağlayabildiğini vurguluyor.
ACİL EYLEM PLANI VE ACİL FREN ÇAĞRISI
Hava ve deniz şartlarının balığın üremesine uygun olduğunu, Rize’den Ünye’ye kadar bölgede yaz hamsisinin dahi vurduğunu belirten Mutlu, denizin verimini korumak ve piyasayı dengelemek için radikal bir eylem planı öneriyor [cite: Hava şartları balığın üremesine uygun olduğunu kaydeden Mutlu, “İklimler iyi gidiyor, hava şartları balığın üremesine uygun., Bu sezon hamsi de de umutlarının olduğunu belirten Mutlu, “Küçük balıkçının uzatma ağlarına hamsiler vuruyor. Sadece bizim burada değil, her yerde, bölgede; Rize’de, Hopa’da, Fatsa’da, Ünye’de var. Bu denizde kalan yaz hamsisi de olabilir” diye konuştu.]:
“Büyük balıkçı olsun, küçük balıkçı olsun birkaç günlüğüne denize çıkmasın; bu işi durdurmamız lazım. Ona göre de bir eylem planı hazırlamak lazım. Büyük küçük, tüm denizdeki teknelerin kesinlikle balıkçılığı durdurması lazım. Durdurup yeni bir eylem planı ile beraber bu işe bir çözüm getirmesi lazım. Yoksa günah yani.”
KUZEY AVRUPA MODELİ: İKİ YIL YASAK VE DEVLET DESTEĞİ
Ahmet Mutlu’nun bahsettiği kısa süreli durdurma çağrıları, aslında küresel çapta uygulanan koruma politikalarının ilk adımıdır. Kuzey Avrupa ülkeleri (özellikle Norveç, İzlanda ve İskoçya), deniz stokları alarm verdiğinde çok daha radikal yöntemlere başvurdular. Balık stokları çöktüğünde avcılığı 2 ila 3 yıl boyunca tamamen yasakladılar; bu süreçte de mağdur olan balıkçılara doğrudan devlet desteği ve tazminat sağladılar.
Sonuç mu? Birkaç yıl içinde denizler kendini toparladı, biyolojik çeşitlilik patlama yaptı ve balıkçılar ilerleyen yıllarda katbekat daha fazla ve kaliteli ürün avlayarak ekonomik olarak çok daha güçlü hale geldiler.
Ben her zaman aynı şeyi savunuyorum: Denizlerimize ve balıkçımıza bir şans verelim.
Av yasağını en az 2 yıl boyunca sıkı bir şekilde uygulayalım; ekosistem rahat bir nefes alsın, balıklar büyüsün, çoğalsın ve yağlansın. Bu süre zarfında balıkçımızın tüm maddi zararını karşılayalım.
Aksi takdirde, her yıl Eylül ayında denizlerimizi kendi ellerimizle yağmalayıp Ekim ayında “Çöp Palamut” ağıtları yakmaya ve kazananı olmayan bir düzende balığı çöpe atmaya devam edeceğiz.












