
Türkiye’de siyasetin dizaynı devam ediyor.
Mansur Yavaş’ın kendi belirlediği ilçe belediye başkanlarıyla istifası da, Adalar’da yüzde 22 oy almış, belediye meclisine yalnızca 2 kişi ile girmiş AKP’nin masa başı operasyonu ile Belediye Başkan Vekilliği seçimini 5 oy alarak “kazanması” da bunu gösteriyor.
Tıpkı önceki haftalarda Üsküdar, Yüreğir gibi birçok başka ilçede yaşandığı gibi…
31 Mart 2024’ten bu yana 40’a yakın belediye başkanı, 300’ün üzerinde belediye meclis üyesi AKP’ye katılmış. Sırada İBB, ABB başta olmak üzere başkalarının da olduğu konuşuluyor…
Peki nasıl oluyor da CHP listelerinden seçilmiş onlarca belediye başkanı ve yüzlerce seçilmiş belediye meclis üyesi AKP’ye geçiyor ya da “bağımsız” kalıyor?
Bu soruya yalnızca “kişisel çıkar”, “ihanet” ya da “siyasi baskı” diyerek cevap vermek tek başına yeterli değildir. Çünkü sorun, kişilerin davranışından da, siyasal ve hukuksal baskılardan da daha büyüktür.
Türkiye siyasetinde uzun zamandır ideolojilerin, siyasi aidiyetlerin ve politik ilkelerin ağırlığı azaldı. Politik duruş küçümsendi. İdealizm, gerçekçilik karşısında neredeyse bir saflık olarak görülmeye başlandı.
Parti programları, siyasi ilkeler ve uzun vadeli toplumsal hedefler geri plana itilirken; makam, güç, nüfuz ve kısa vadeli çıkarlar siyasetin merkezine yerleşti. Siyaset, ülkeyi ve toplumu değiştirme iddiasından uzaklaştı ve yalnızca seçim kazanmaya indirgendi.
CHP’de olduğu gibi “kazanacak aday” tartışması partiyi ana ilkelerinden uzaklaştırdı, kurumsal kimlik önemsizleştirildi. Seçilen belediye başkanlarının yönettiği belediyeler “CHP’li belediye” olmaktan çıktı.
Böyle bir ortamda siyaset, toplum için ortak bir gelecek tasarlama faaliyeti olmaktan çıkıp kişisel ve grupsal güç elde etme aracına dönüştürüldü!
Ankara’da Mansur Yavaş istifa ettiğinde 8 ilçe belediye başkanının da hiçbir özeleştiri yapmadan “görülen lüzum üzerine” Yavaş’la birlikte istifa etmeleri de bunu doğruluyor.
Siyasi Partiler Apolitikleşti
Açıkça belirtmek gerekirse; önce ideolojiler önemsizleştirildi. İdeolojinin, politik duruşun ve idealizmin yerini çıkarlar aldı. Her şey alınır satılır hâle getirildiği için siyaset de zenginleşme aracı oldu. Kısa sürede zenginleşme isteği her şeyin önüne geçti. Kamu kaynakları üzerinden başlayan “siyasi zenginlik”, toplumsal çürümeyi ve ilkesizliği derinleştirdi.
Belediyelerin ve partilerin davranış kalıpları birbirine benzemeye başladı. Siyasi partiler apolitikleşti. Siyaset apolitikleştikçe transferler de normalleşti!
Siyasi partiler birbirinden program, dünya görüşü ve toplumsal hedefler bakımından farklılaşmadığında ya da o farklar önemsizleştirilerek unutturulduğunda, parti değiştirmek de sıradanlaştığı gibi en azından bir sonraki seçime kadar maliyeti de olmuyor!
Çünkü bir siyasetçi açısından “Neden bu partideyim?” sorusunun cevabı ideolojik ve politik olmaktan çıkmışsa, “Neden başka partiye geçmeyeyim?” sorusunun da güçlü bir cevabı kalmıyor.
Bu nedenle hem milletvekili hem de bugün belediye başkanı ve belediye meclis üyesi transferlerini sadece kişiler üzerinden tartışmak eksik kalır. Sorunun bir tarafında kişiler varsa, diğer tarafında siyasetin giderek apolitikleşmesi vardır.
CHP de bundan payını aldı. Uzunca bir süredir partiyi yönetenler partiyi apolitikleştirdi. Programın da, ideolojik-politik tartışmanın da önemi maalesef kalmadı! 2023’e kadar süreci doğrudan yönetenler, son 13 yılda alınan bütün kararlara ortak olanlar birdenbire suçluyu keşfettiler ve Kılıçdaroğlu’nu istenmeyen adam ilan ettiler! Bütün olumsuzlukların faturası Kılıçdaroğlu’na kesilirken, 31 Mart seçim başarısını da yalnızca kendilerine yazdılar. Başarıda Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’nden itibaren adım adım ördüğü ittifak politikasının önemi ve özellikle emeklilerin sandık protestosu görmezden gelindi. Başarıyı, genel başkan değişimine ve aday profiline indirgediler. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel başarının sahipleri yapıldı.
