
Belediye başkanlarının, yüklendikleri kamusal sorumluluğu gölgede bırakacak ölçüde, hükmettikleri belediye imkânlarını kullanarak siyaseti tanzim ve tahkim etmeleri; Türkiye’nin 100 yıllık siyasal geleneğinin de sorgulanmasına yol açmaktadır.
O kadar ki;
Bir belediye başkanı, kentin ihtiyaçlarının temini ve yaşam konforunun yükseltilmesinden daha çok; üyesi olduğu partinin ilçe yönetiminden genel merkezine kadar siyasal karar süreçlerine müdahil olmakla yetinmemekte, alınacak kararları ve oluşacak yönetim organlarını belirlemeye de cüret etmektedir.
Son 3 yıldır CHP’de yaşanan yönetim ve temsil krizlerinin çoğu, bu belediye başkanlarının “oligarklaşma”sının doğurduğu birer sonuçtur.
Öyle ki;
Türkiye tarihinin hiçbir döneminde ve CHP’nin hiçbir genel başkanı, “benim hiçbir iddiam yok(!) ve biri sağ, diğeri sol bek olmak üzere iki forvetim var” dememiştir!
Ve yine;
Siyaset, hiç bu kadar nedensellikten uzak; ilke, program, yönetsel hiyerarşi, örgütsel irade ve demokratik işleyişten yoksun, kişi endeksli apolitik bir koridora sıkıştırılmamıştı.
Daha da apolitik ve trajik olan ise;
CHP, son 3 yıldaki kadar birkaç belediye başkanının nüfuz alanı, bilek güreşi masası yahut bireysel kariyer planlama merkezine dönüşmemişti.
Aslında CHP’de yaşanan bölünme meselesinde de yukarıda tariflenen “güç savaşları”nın önemli payı vardır.
Üç büyük şehrin başkanlarından biri, 2 aydır askıda kalarak AKP’ye geçmenin psikolojik ortamını hazırlarken; Mansur hazretleri, istifasına ortak ettiği ilçe belediye başkanlarıyla kendini muhataplarına pazarlamaya çalışmakta ve iki dönemdir seçildiği partiye de hadsizlik ederek alıcılarına göz kırpmakta. Silivri mukimi beyefendi ise zaten 1 yıl öncesinden siyasal yolculuğunu CHP’yle sürdüremeyeceğine karar verdiğinden, alternatif olarak neoliberallere özgü bir tercih biçiminde 4 eğilimi birleştirecek yeni bir ANAP’a dümeni kırmıştır.
Tablo bu iken;
CHP’nin tarihsel ve kurumsal kimliğini temsil eden önderliğe ve kurumsal akla düşen acil öncelik, partinin bu sorunlara (kayyum, yolsuzluk, transfer, butlan, oligarklaşan belediye başkanları vb.) kaynaklık eden yapısal sebeplerle yüzleşmesi ve bütün bu sorunların panzehiri olacak yeni ve köklü bir siyasal paradigmayı Türkiye’nin önüne aciliyetle koymasıdır.
Ancak bu sayede;
Hem istenen “arınma” gerçekleşir hem de Türkiye’nin ve bölgenin ihtiyacı olan gerçek bir sol/sosyal demokrat parti ihtiyacı karşılanmış olur.
Aksi halde;
“Sol Mahalle”, zaman ve enerjisini içeride tüketmeye devam eder. Bu ise Türkiye’ye söyleyecek sözü kalmamış ve tek çaresi siyasal rakibini dizayn ederek ömrünü uzatma derdinde olan Saray rejimine hizmet eder.
