
Siyasette her seçim dönemi ya da güç dengelerinin değiştiği her dönemeçte aynı tiyatroyu izleriz. Dün birbirine söylenebilecek en ağır lafları söyleyenler, bugün aynı rozeti yakalarına takıp kürsülerden gülücükler dağıtırlar.
Siyasetçi için bu son derece sıradan, gayet rasyonel bir süreçtir. Bir gün A partisindedir, ertesi gün B partisinde… Çıkar, makul gerekçeler sıralar; “Milletimiz için, hizmet için, değişen konjonktür gereği” der ve geçer.
Peki, sandığa gidip o oyu atan seçmen ne hisseder?
İşte orada işler siyasetçinin düşündüğü gibi yürümez. Çünkü siyaset arenasında tavan ne kadar esnek ve akışkansa, taban bir o kadar katı ve betondur.
Siyasetçi için parti bir araçtır. Gitmek istediği hedefe, iktidara ya da makama giden yolda bindiği bir otobüstür. Otobüs arıza yaptığında veya güzergâhı değiştiğinde hemen inip, kendisini hedefe götürecek bir başka otobüse biner. Siyasetçi için bu bir “konjonktür yönetimidir”, seçmen için ise soğuk bir duştur!
Oysa seçmen için parti bir araç değil, bir “evdir.”
O eve duygusal bağlarla bağlıdır; kimliğini, değerlerini, emeğini ve umudunu o evin çatısı altına yatırmıştır. Bir siyasetçi saf değiştirdiğinde “Ben sadece otobüsten indim” der ama seçmen onun “kendi evini ateşe verdiğini” hisseder.
Kimlikler gerçek hesaplarla, bir gecede değiştirilemez. Seçmen oyu bir kâğıt parçası olarak değil, helallik gibi teslim eder. O yüzden transfer olan bir figür gördüğünde, felsefi veya politik gerekçeler aramaz; doğrudan tek bir kelimeye sığınır: İhanet, hain, satıcı gibi cümleler kurar.
Parti değiştiren siyasetçilerin düştüğü en büyük tuzak, ellerindeki oyun tamamını kendi şahsi karizmalarına ait sanmalarıdır.
Oysa sandığa yansıyan oy; adayın yüzü, partinin markası ve o tabanın kolektif hafızasının bir bileşimidir. Aday saf değiştirdiğinde, arkasında o kurumsal markayı ve ideolojik hafızayı bırakır. Yanına alabileceğini sandığı oy kitlesi ise sandık günü geldiğinde buharlaşır.
Çünkü seçmenin büyük çoğunluğu kişiye değil, o kişinin gölgesinde durduğu bayrağa oy vermiştir. Bayrak değiştiğinde, büyü bozulur.
Parti değiştiren aktörü bekleyen psikolojik tuzak iki taraflıdır.
Terk ettiği taban, ona karşı büyük bir nefret ve cezalandırma arzusu besler. Bıraktığı hayal kırıklığı o kadar derindir ki, seçmen sırf o adayı cezalandırmak için en sert rakibine bile oy verebilir.
Peki ya gittiği yeni taban? Onlar kollarını açıp yeni geleni bağrına mı basar?
Nerede… Yeni taban da bu transfere her zaman şüpheyle bakar. “Bugün kendi evini terk eden, yarın bizi de yarı yolda bırakır” düşüncesi, o yeni adayın üzerine görünmez bir güvensizlik zırhı giydirir. Sonuç? Eski evinde “hain”, yeni evinde “devşirme, sığıntı” algısı…
Tavandaki aktörler birbirleriyle el sıkışabilir, ittifaklar kurabilir, aynı çatı altında buluşabilirler. Ancak sosyolojik ve psikolojik bagajlar o kadar hızlı hareket etmez.
Özellikle kutuplaşmanın derin olduğu, kimlik siyasetinin baskın hissettirdiği coğrafyalarda, yukarıdaki “esneklik” aşağıda sadece duygusal siperlerin daha da derinleşmesine yol açar.
Parti değiştiren siyasetçiler, tabanlarını da bir valiz gibi peşlerinden sürükleyebilecekleri düşüncesinden vazgeçmelidir. Siyasette aktörler yer değiştirebilir, ama halkın duygusal hafızası silinmez. Sandık önüne geldiğinde seçmen, kendisine yapılan bu matematik hesabını bozar ve hesabı keser.
