
Sosyal medya ilk hayatımıza girdiğinde hepimiz heyecanlıydık. Dünyanın her köşesinden insanla bağ kurabilecek, bilgiye saniyeler içinde ulaşacak, sesimizi duyurabilecektik. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o büyük özgürlük vadeden dijital meydanlar, organizeden organizeye koşan algı operasyonlarının, ticari çıkar ilişkilerinin ve sistematik dezenformasyonun bataklığına dönüştü.
Bugün kamuoyunun en büyük açmazı tam olarak şudur; Doğrunun ne olduğunu bildiği halde gözünü kırpmadan yalanlayanlar ile yalan olduğunu bile bile sırf kendi ajandasına uyuyor diye onu kutsayanların arasında sıkışıp kalmak.
İşte bu insan tipi, yani “kifayetsiz ama ihtiraslı” olanlar, dijital çağın en büyük ahlaki aşınmasını temsil ediyor. Eskiden mahallede utanç vesilesi olan “yalan”, bugün sosyal medya stratejistlerinin elinde bir “enstrüman” haline geldi. “Algı her şeydir” düsturuyla hareket eden profesyonel bir zümre var karşımızda. Bunlar, toplumun sinir uçlarını çok iyi biliyor, korkularını, öfkelerini, aidiyetlerini birer veri seti olarak işliyor ve algı yönetimiyle kitleleri parmağında oynatıyor! İnsanlar sırf bu uyduruk, sahte ve organize algılar yüzünden fikirlerini, duruşlarını ve siyasi tercihlerini değiştiriyor.
Peki bu çark nasıl dönüyor?
Elbette sahte ve troll hesaplarla. Bir kişinin cebinde 10 tane, 20 tane sahte hesap taşıdığı; günün koşullarına göre neye saldırıp neyi öveceğinin bir talimat doğrultusunda belirlendiği ticari bir sektörden bahsediyoruz. Bu yapılar için ahlak, kamu yararı ya da doğruluk hiçbir anlam ifade etmiyor. Onların kıblesi çıkar, amaçları ise kafa karıştımak. Bunlardan topluma, ülkeye veya geleceğe bir fayda gelmesi mümkün değildir, sundukları tek şey yozlaşma ve zarardır.
İşte tam bu noktada zihnimizi kurcalayan en kritik soruya geliyoruz! Ne yapmalı?
Söylemek bile fazla, lakin yasaklar hiçbir zaman ideal çözüm değildir. Özgürlüklerin kısıtlanması, sansürün bir yönetim biçimine dönüşmesi demokrasiye ve toplumsal barışa her zaman zarar verir. Yasaklara karşı durmak, temel bir ilkeden kaynaklanır. Ancak yasaklara karşı olmak, dijital bir kirliliğin, organize kötülüğün ve sahtekarlığın önünde diz çökmek teslim olmak anlamına da gelmemelidir.
Gerçek hayatta bir insanın kimliğini gizleyerek başkalarına hakaret etmesi, dolandırması veya toplumu organize bir şekilde yanıltması suç sayılırken, sosyal medyada anonim maskelerin arkasına sığınarak terör estirmesi nasıl “özgürlük” kılıfına sokulabilir?
Çözüm, celladın baltasını sallamakta değil, dijital alanda adaleti ve hesap verilebilirliği tesis etmektedir.
Öncül ve ertelenemez adım şu olmalı, ticari ve sahte troll hesap ağlarının kökünün kazınmasıdır. Bir kişinin onlarca sahte profil üzerinden kamuoyu oluşturması, ifade özgürlüğü değil, dijital bir sahtekarlıktır. Bu hesapların derhal kapatılması ve platformların bu konuda katı kurallar uygulamaya zorlanması gerekir.
İkinci olarak, “kademeli erişim ve denetim” mekanizmaları düşünülebilir. Herkes hata yapabilir, yanlış bir bilgiyi yayabilir. Ancak bunu alışkanlık haline getiren, defalarca yalanı ve nefreti dolaşıma sokan kişilerin sınırsız bir biçimde dijital kürsüyü işgal etmesine de göz yumulamaz. Belirlenecek şeffaf kriterlerle, bağımsız denetim mekanizmaları ve şikayet filtreleri üzerinden, ısrarla dezenformasyon üreten, halkı yanıltan bireylerin sosyal medya erişimleri geçici veya kalıcı olarak kısıtlanmalıdır.
Eğer devleti yönetenler, platform yetkilileri ve toplumun duyarlı kesimleri bu ahlaki erozyona karşı somut adım atmazsa, yarın doğrunun ve yanlışın tamamen itibarını kaybettiği, çirkinliğin kazandığı bir dijital çölün ortasında kalacağız.
Yasaklara karşı olmak başka bir şeydir, toplumun aklını, vicdanını ve geleceğini üç beş troll hesabın insafına terk etmemek başka bir şeydir. Devletin ve yöneticilerin görevi, bu ayrımı iyi yapmak ve algı mühendislerinin elindeki o sahte silahları toplamaktır. Aksi takdirde, trollerin yönettiği bir dünyada gerçeğin sesi hiçbir zaman duyulamayacaktır.
