
Siyasete atılmadan önce sıradan bir hayat sürerken, kamu gücünü ve yetkiyi eline aldığı an holding patronuna dönüşenlerin hikâyesi bu coğrafyaya hiç de yabancı değil. Sağcısından soclucusuna, yerelinden geneline kadar bu ülkede sistem ne yazık ki “tanıdığı olanın köşe dönmesi” üzerine kurgulanmış durumda. Adına ister “ticari başarı” deyin, ister “serbest piyasa zekası”; toplumun vicdanında karşılığı tektir: Kamu imkânlarıyla gerçekleşen örtülü bir servet transferi.
Halk, sabahın erken saatinde rızkının peşine düşüp hayat mücadelesi verirken; siyasete girenlerin mal varlıklarındaki o astronomik sıçramayı gördüğünde doğal olarak soruyor: “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” Şeffaf bir siyasi etik yasasının olmadığı, servet beyanlarının sümen altı edildiği bir düzende, kamu kaynaklarını yönetenlerin şatafatlı yaşamları halkın sırtındaki yükü daha da ağırlaştırıyor.
Gazeteciliğin ve entelektüel namusun görevi; süslü kılıflarla, “başarı hikâyesi” adı altında sunulan bu hızlı zenginleşmeleri aklamak değildir. Hukuk elbette iddiaları belgelere göre yargılayacaktır; ancak toplumun sarsılan adalet duygusunu ve vicdanını hiçbir hukuki terim iyileştirmeye yetmiyor.
Unutmamak gerekir ki;
kanunlar, kurumsal unvanlar ve mülkiyet kılıfları değişse de sermayenin ilk biriktiği o karanlık dip noktadaki acımasızlık hep aynı kalır. Ve tarih bize gösterir ki, büyük servetlerin gölgesinde inşa edilen o şatolar, eninde sonunda hakkı yenen kitlelerin vicdanında mahkûm olmaya mahkûmdur.
